Portredeki Kadına Sevgilerle

Portredeki kadına sevgilerle, 

Bu mektubu kaleme alırken, girift duygular içerisindeydim. Çünkü ruhum ikiye parçalamıştı; bir tarafım bu mektup için deli saçması diyor; diğer tarafım, bunlar bir aşığın haykırışları ve senin mukadderatın diyordu. Haddizatında iki tarafta kendi içerisinde haklıydı. Hiç tanımadığı birine, sadece çizilmiş bir portreye bakarak perestişçe kavrulan bu yürek, bir deliye ait olmalıydı. Fakat bu delinin, ya da aşığın, mukadderatı tahmin edemediği fersahlıkta olan bir kadına ulaşmaksa, içindeki fırtınayı haykırmak en büyük göreviydi.

Şimdi bana soracaksınız ki; ben kimdim, sizi nereden tanıyordum, adresinizi nereden öğrenmiştim, bu mektubun amacı neydi, size nasıl âşık olmuştum? Tüm sorularınızın cevabını safderun kalbimle cevaplayacağım. Tanrıdan dilerim ki, kaleme aldığım her kelimeye inanırsınız. Çünkü bu kelimeleri yazan zihnim, aşkınızdan meyus bir hâle dönüştü; yalan konuştuğumu mevzubahis etmek bana yapılacak en büyük kötülüktür. Yalan konuştuğumun mevzubahis edilmesindense ölmeyi göze alabilirim. İzninizle, size öncelikle hikâyemi, haddizatında baş mevzusu sizin olduğunuz hikâyemi, anlatmak isterim. Lütfen gözlerinizi açın ve her yazdığım kelimenin sizin için olduğunu bilin.

Benim hikâyem doğumumla değil, doğumumdan çok önce Osmanlı Sultanlığı ve Balkan Ülkeleri arasında gerçekleşen Balkan Harbi’ne dayanıyor. Balkan Harbi öncesi Osmanlı Sultanlığı’na ait olan Trakya bölgesinin en ünlü paşazadelerinden olan dedem, harp sonrası kaybedilen topraklardan dolayı İzmir’e, eski adıyla Smyrna’ya,  göç etmiş. Kendisi, karısı ve üç çocuğuyla beraber tanımadığı bu sokaklarda ilk günlerde sefalet çekse de, güçlü bağlantıları sayesinde Rum bir tüccardan satın aldığı meymenetli zeytin bahçesi ve ufak zeytinyağı fabrikası sayesinde kısa zamanda eski kudretine geri kavuşmuş. Başlarda sadece Anadolu’ya sattığı zeytin ve zeytinyağını, kısa bir zamanda tüm Avrupa’ya ve Doğu Akdeniz ülkelerine satmayı başarmış. İşinde o kadar başarılıymış ki ne Dünya Harbi ne de Milli Mücadele yıllarında zenginliğine zarar gelmiş. Hatta zenginliğine zenginlik katmış. Savaş sebebiyle topraklarını terk etmek zorunda kalan Türk ve gayrimüslimlerin mallarını, mülklerini, tapularını yok parasına servetine eklemiş.

Dedem hakkın rahmetine kavuştuktan sonra serveti miras yoluyla çocuklarına pay edilmiş, meymenetli zeytin bahçeleri ve zeytinyağı fabrikası babama devredilmiş. Babamı size tarif etmek isterim. Kendisi benim gözümde adeta gücün ve otoritenin ete, kemiğe bürünmüş halidir. Dedemin gözetiminde özel muallimlerden fizik, simya, matematik, geometri ve çeşitli vazifeler öğrenip mühendislik tekniklerinin inceliklerini kavramak için Almanya’ya, Münih Teknik Mektebi’ne, gitmiş. Münih’te yaşadığı yıllarda koyu ve ateşli bir Alman sempatizanı olan babam, makine mühendisliğinin sırlarını keşfederken Almanlara özgü disiplin, çalışma azmi, hırs gibi tabiatları kendisine adeta enjekte etmiş. Bu sayede dedemden sonra fabrikanın başına geçtiği gün, fabrika için yeni bir çağ açmış. Avrupa’dan, özellikle Almanya’dan, getirdiği modern makine ve başarılı mühendisler ile dedemin servetini bile katlayabilecek bir servete sahip olmuş. Peki, size bunları neden anlatıyorum? Şimdiye kadar okuduklarınız, adeta mukadderatımı yazan olayların özetidir. Şimdi ise size miladımdan sonrasını anlatacağım.

Fabrikatörlerin en büyüklerinden olan babamın iki erkek çocuğu olmuş; biri benden 6 yaş büyük olan abim, diğeri önünüzde aşk ile eğilen bendeniz. Alman disiplinini adeta hayatının gayesi haline getiren babam, tahmin edebileceğiniz gibi oğullarının da kendisi gibi olması için çok sert önlemler aldı. Abim ve beni, kendisi gibi özel muallimler ile evden çıkartmayarak tüm gün boyunca batı bilimlerini ve ilimlerini öğrenmeye zorladı. Uyguladığı bu yöntem abim üzerinde çok etkili oldu, abim de kısa zamanda kendisi gibi başarılı bir mühendis olma yolunda ilerledi. Fakat ben…

Belki de babamın gözünde en büyük hayal kırıklığı bendim. Annem bana gebe olduğu sıralarda böyle bir oğlu olacağını asla tahayyül edemezdi, herhalde. Sebebine gelirsek, haddizatında bunun sebebi şu an size yazdığım tumturaklı ve debdebeli cümlelerde gizli. Evet, doğru tahmin ettiniz. Ben bir mühendisten çok nazım ya da nesir yazarı olmak istiyordum. Benim ilgimi çeken hesap, işlem, sayılardan çok; uyak, kafiye, sözcüklerdi. Sık sık babamın eve getirdiği muallimlerden kaçıp bir köşede, evde bulduğum, yerli ve çeviri romanları, efsunkâr nazım kitaplarını okuyordum. Bu kitapları okurken adeta ruhumda namütenahi bir açlık hissediyordum. Okudukça okuyasım berceste nazımları, ezberledikçe ezberleyesim geliyordu. Fakat bu rüya uzun sürmedi, babam tarafından yakalandım ve çeşitli cezalara çarptırıldım. Babam edebiyatı sadece zaman ve para kaybı olarak görüyordu. Onun kanının sahip evladı, sadece ve sadece başarılı bir mühendis olabilirdi. Onun için nazım ve nesir Osmanlı Sultanlığı’nda saray soytarılığıydı ve sultanlığın yıkılmasıyla son bulmuştu. Ama vazgeçmeye hiç niyetim yoktu. Zaten hiç tanımadığım size karşı meyus bir hale bürünmemem, vazgeçmeme tabiatımın en büyük örneğidir.

Bir sonbahar gecesinde evden ve dedemin Trakya’dan göç ettiği bu güzel liman şehrinden kaçtım. Hedefim günümüz ve geçmiş zamanlarda birçok yazarın ve düşünürün yaşadığı İstanbul şehriydi! Koskoca bir serveti geride bırakarak, beş parasız ve bin bir güçlükle bu şehre ulaştım. Günlerce sokaklarda yattım, süründüm, soğuk gecelerde ısınmak için sokak itlerine sarılarak uyudum. Yaşadığım o günlerden utanmıyorum. Çünkü o günler olmasaydı, sizin karşınızda âşık bir yazar değil babası için yaşayan basit bir makine olurdu. Açlığın ve soğuğun canımı almasına ramak kaldığı bir gün şans eseri İkinci Dünya Harbi’nden kaçan Yahudi bir sahafın yanında çırak olarak işe girdim. Burada hem rahatça kitap okuyor, hem de okuduğum bu eserlerin yazarlarıyla tanışıp edebiyat konusunda feriştah olma konusunda ilerliyordum. Yahudi sahaf, kitap okuma sevdamdan etkilenmiş ki beni daktilonun başına oturttu ve Allahüteala’nın Hz. Muhammed’e buyurduğu ‘’Oku!’’ emrine benzer bir şekilde ‘’Yaz!’’ emrinde bulundu. Ne yazacağımı bilmiyordum ve anlamsızca suratına baktım. O sadece ‘’Yaz, ne istersen…’’ dedi ve yazmaya başladım. Yazdıklarım çok anlamsızdı. Babam, İzmir, annem, sevdiğim nazımlar… Aklıma ne geliyorsa yazıyordum. Yahudi sahaf, yazdığım kâğıdı aldı ve yüzünü buruşturarak okumaya başladı. Mahcup bir tavırla suratına baktım. Kısacık yazdığım cümleleri, uzun uzun okudu ve bana bakarak ‘’Muazzam!’’ dedi. O günden sonra daktilonun başından hiç kalkmadım ve ilk nazım kitabımı küf ve toz kokan bu Yahudi sahaf dükkânında tamamladım.

Kitabım kısa zamanda İstanbul’da, daha sonrasında da Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde okunmaya başladı. Durmadan çok başarılı olduğuma dair mektuplar ve özel olarak tebrikler alıyordum. Maalesef bu benim üzerimde kötü tesir etti. Kısa zamanda tanınan bir şair olmak, zeyrek olan beni uçuruma sürükledi. İnsanların beni sevmesi, sayması, benim için debdebeli davetler düzenlemesi kanımı kaynatıyordu. Kendimi hovardalığa ve eğlenceye verdim. Bunun sonuncunda da yazma yeteneğimi kaybettim. Evet, doğru duydunuz. Bu debdebeli hayat, hovardalık ve eğlence yüzünden yazamaz hale gelmiştim. Sanki insanları yataklara düşüren nazım kitabı bana ait değildi. Kısa zamanda ünlenen bu şair, kısa zamanda unutulmuştu. Hem de yazma yeteneği kaybedip, belki de namütanahi zamana kadar bir daha yazamayacaktı. Edebiyat çevresinden dışlanmış, tekrar sokaklara düşmüştüm. Gidecek tek yön, güney yani İzmir’di.

Babam ilk başlarda geri dönmemi pek sıcak karşılamadı, hatta beni eve kabul etmedi, onun benim gibi evladı yoktu. Günlerce çabamdan sonra fabrikasında işçi olarak çalışmamı kabul etti; ama işçilerin arasında yaşayacak, onlarla uyuyacak ve yemek yiyecektim. Çaresizce kabul ettim. Tüm gün el arabasında makineye zeytin taşıyordum. Tüm bedenim ağrıdan adeta kırılıyordu. Fakat bugünlere şükrediyorum. Evet, prensesim, şükrediyorum. Çünkü bugünler sayesinde sizi tanıdım. Bu zamana kadar beni dinlediğiniz için çok müteşekkirim. Artık sizi nasıl tanıdığımı anlatmamın zamanı geldi.

Zeytinleri çekirdeğinden ayıran makinenin mühendisi; al yanaklı, kızıla kaçan sarı saçları ve mavi gözleriyle bir İrlandalıydı. Bana her zaman iyi davranan bu İrlandalı, ayrıca kitabımı da okumuştu! Hatta kitabımı öve öve bitiremiyor, tekrar yeni kitaplar neden yazmadığım konusunda sualler soruyordu. Ona verecek cevap bulamıyordum; ama edebiyattan, sanattan, batıda ve Anadolu’da ortaya çıkan akımlar konusunda uzun sohbetlerde bulunuyorduk. Bir gün bana resim sanatına karşı görüşlerimi sordu, bu konuda üzülerek cahil olduğumu bildirdim. Bana âmâ birinin bile büyüleneceği efsunkâr bir portreden bahsetti. Aylar önce arkadaşının kızının doğum günü için çizilen bu portreyi satın almış ve yanında getirmiş. Bugüne kadar benim için sanat sadece kelimelerden ibaret oldu. Benim için kalemim fırça, harflerim boya, lügatım boya paletimdi. Üstat Da Vinci’nin Mona Lisa tablosu bile beni etkileyemezdi, yanılmışım. Bir akşam iş çıkışı beni evine davet etti ve portreyi gösterdi.

Ela gözleriniz efsunkâr bakıyordu, teniniz cennetteki meleklerin kanatları kadar beyazdı, saçlarınız adeta kalbimde düğümler atıyordu, ama en etkileyicisi masum gülüşünüzdü… Sizi betimlemek için basit kelimelerimden daha fazlasına ihtiyacım var, çünkü bu fevkalbeşer kadını betimlemek benim değil, hiçbir kalemin haddine değil. İşte sizi ilk kez o akşam gördüm, kalbim adeta ilk kez akşam atmaya başladı, havanın serin olmasına rağmen terledim, ellerim titremeye başladı, büyü yapılmışçasına dilim düğümlendi, ama en önemlisi… Sayenizde uzun süredir hiçbir işe yaramayan şair ruhum, sanki saatin çarkları gibi çalışmaya -hatta eskisinden de güçlü ve hızlı bir biçimde- başladı. Bugüne kadar müşkülepesent olan ben, portrenize âşık olmuştum! Deliler gibi, divaneler gibi, Mecnunlar gibi, Ferhatlar gibi âşık olmuştum. Dünya karardı, sadece siz ve sizin için aklımdan geçen nazımlar vardı. O an elimin altında daktilom olsaydı, belki de dünya edebiyatı Shakespeare yerine bendenizi tanıyacaktı. Rahmetli İngiliz Üstat şanslıydı, babam sayesinde nazımlarım sadece aklımdaydı.

Gözlerimi ayırmadan portrenize saatlerce baktım, İrlandalı size bir bakışta âşık olduğumu anlayacaktı ki gülümsedi. Adınızı sordum, ‘’Esin!’’ dedi. Ne güzel bir isimdi bu, Esin… İlham, soluk, nefes, sağlık, Esin… Efsunkâr, pâyidar, fevkelbeşer, namütenahi, meymenet Esin… O an bana yazılan mukadderatımın ‘’Esin’’ yani siz olduğunuzu anladım. Tüm tahayyüllerimde artık siz vardınız.

O günden sonra İrlandalı’nın da izniyle her akşam, işten sonra, portrenizi saatlerce izliyor, elimde kâğıt ve kalem ile –İrlandalı, babamdan gizli tedarik ediyordu.- nazımlar, nesirler, hatta manzumlar yazıyordum. Siz benim yarattığım dünyanın prensesi, ben ise, sizi arayan, gezgin şövalyeydim. İrlandalı sizin hakkınızda sürekli hikâyeler anlatıyor, onu saatlerce sıkılmadan ve heyecanlı dinliyordum. Ama bu kadar güzel oluşunuz ve denizlerin ötesinde bir şehirde yaşıyor oluşunuz beni üzüyor ve meyus ruh hâli yaratıyordu. Siz benim tek gayemdiniz, fakat ben yüzme bilmeyen bir âmâ âşıktım.    

Aylar geçti, sizin portreniz ve efsunkâr bakışlarınız sayenizde tekrar edebiyat dünyasına geri döndüm. Hatta bu dönüş eskisinden de daha kudretli ve efsunkâr bir nazım kitabıyla oldu. İrlandalı’nın sayesinde yeni kitabımı bastırdım, tabii bunu duyan babam hem İrlandalı’yı hem de beni kovmuştu. İrlandalı ile ufak bir yayınevi kurduk. Benim gibi âmâ âşıkların kitaplarını basıyor, tüm gün sanat söyleşilerinde bulunuyorduk. Aklım her zaman sizde, elim her zaman kalemimdeydi. Size ulaşamamak, sizi bir portreden ve kendi dünyamdan çıkartamamak beni kahrediyordu. Ama atalarımızın dediği gibi, ‘’Çıkmadık candan ümit kesilmezdi!’’. Bir gün İrlandalı, babanızdan bir mektup aldı. Mektup sizinle ilgiliydi!

Babanız artık sizin işinizde başarılı bir avukat olduğunuzu, size ve ailenize en uygun eşi aradığını söylüyordu. Sizde bizim gibi Trakya Türk’ü soyundan geliyordunuz ve eşinizin de bu soydan olması gerektiğine inanıyordunuz. Babanız mektupta da İrlandalı’dan uygun eşi bulma konusunda yardım istiyordu. Çünkü o güvenilir dost ve doğru kararları verebilen bir insan sarrafıydı. İrlandalı mektubu içinden okudu ve bana bakarak gülümsedi, sonra yavaş yavaş bana da okudu. Gerisini hatırlamıyorum, çünkü bayılmışım. Ayıldığımda saat epey geç olmasına rağmen kendimi yorgun hissetmiyor, üstüne üstlük güçlü ve hayat dolu hissediyordum.

İşte o mektup, bana bu mektubu yazmam konusunda cesaret verdi. Sadece portrenize bakarak size perestiş olan ben, davetkâr tek bir sözcüğünüz ile gerek yüzerek, gerek sandalla, gerek koşarak size gelmeye hazırım. Lütfen aşk dolu bu kalbimin sizin için attığına inanın ve bana zarif ellerinizle dünyayı yakabileceğim bir cevap yazın. Şu an bir kayanın üzerinde, elimde kâğıt ve kalemimle, Ege Denizi’nin masmavi sularının ötesinde ufka bakarak tahayyül ediyorum. Biliyorum ki fersah ötede siz varsınız, benim ruhum var, hayatım var, aşkım var… Umarım bu mektubu okurken yüzünüzde hafif bir tebessümle etrafınıza ilahi ışığınızı yayarsınız, kendinize iyi bakın. Şair şövalyenizin duaları her zaman sizinle. Hoşça kalın Prensesim…