
Ön Söz
Uzun zamandır yazarlık üzerine bir yazı kaleme almak istiyordum. Bunun üç sebebi var:
1) Yazarlık ve yazma sanatı hakkında çok fazla soru alıyorum. Bu sorular sayesinde de insanların bu konulara ne kadar ilgili olduğunu fark ettim. Fazlasıyla hoş bir durum… Ne kadar çok yazar olursa, o kadar fazla okuyacak eser olabilir. İyisiyle kötüsüyle her birinin, her insanın zihninden dökülenlerin, algı genişletme ve farklı bakış açıları kazandırmada etkili olacağına inanıyorum.
2) Hikayelerimi nasıl yazdığımı anlatmak istiyorum. Böylece sizlerle aramdaki bağı kuvvetlendirebilirim. Ayrıca hikayelerimde, özellikle Sinek Valesi hikayelerinde, kendim ve yazarlık üzerine çok fazla detaya yer veriyorum. Bu yazı sayesinde de bu detayları zihninizde sağlam bir temele oturtabilirim.
3) Yazarlık üzerine çok fazla kitap okudum, film izledim, konu erbapları ile sohbetler ettim ve araştırmalar yaptım. Buralardan edindiğim bilgilerin ile deneyimlerimin sonucu oluşmuş düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Düşüncelerin paylaşıldıkça geliştiğine ve mükemmelleştiğine inanıyorum.
Bu sebeplerden anlayacağınız üzere, bu deneme ve rehber karışımı bir yazı olacak. Açıkçası direk şunu yapın veya bunu yapmayın demek istemiyorum. Zaten sosyal medyada her üç paylaşımdan ikisinde, “Çay ve kahve iç, kitap oku, gez, eğlen, film izle, yatırım yap, kodlama öğren, hayatı yaşa, mutlu…” tarzında öneriler var. Tanımadığım ve nasıl bir hayata sahip olduğunu bilmediğim insanlara boş ve genel geçer önerilerde bulunmak pek tarzım değil.
Ben sizlere düşüncelerimi, kullandığım yöntemleri ve deneyimlerimi aktaracağım. Bunları uygularsanız, Dostoyevski veya Kafka’ya dönüşmeyeceksiniz. Hatta Dostoyevski ve Kafka bu yöntemlerin hiçbiri kullanmamış bile olabilir. Ben daha çok yazarlık yolculuğunda kullanabileceğiniz farklı yöntemleri ve görüş açılarını sunuyorum. Yolunuzu bulmak ve pusulanızı yaratmak sizlere kalıyor.
Yazının içeriğinin nasıl olacağını az çok tahmin ediyorsunuzdur. O halde başlamadan önce, biraz da biçimden bahsedelim:
Rahat okumanız ve ilginizi çekmeyen ya da işe yaramaz gördüğünüz kısımları atlayabilmeniz için yazıyı maddeler halinde yazacağım. Her madde birer tavsiye şeklinde olacak; hepsinin altında da detaylı bir şekilde düşüncelerimi, deneyimlerimi ve diğer kaynaklardan edindiğim bilgileri yazacağım. Bir maddeyi okumadan diğer maddelere atlayabilirsiniz veya istediğiniz gibi bir okuma sırası uygulayabilirsiniz.
Yazarlık Üzerine

Ön Söz‘de genel hatlarıyla sizleri neler beklediğini anlattım. O halde Yazarlar Üzerine yazısına başlayabilirim.
1) Nereye giderseniz gidin, not defteriniz ve kaleminiz mutlaka yanınızda olsun.
İlhamın nereden, nasıl ve ne zaman geleceğini asla bilemeyiz. Okuduğunuz bir yazı, gördüğünüz bir görüntü, dinlediğiniz bir ses, sohbet ettiğiniz bir insan, yediğiniz bir yemek, dokunduğunuz bir yüzey… Bunların hepsi ilhama gebedir. Oldukça nadir başımıza gelen ilhamın geliş anlarını her zaman değerlendirmek gerekir. Bu sebeple bir not defteri ve kalem taşımakta fayda var.
“Benim hafızam sağlam, bir gördüğümü bir daha unutmam; yazmaya gerek yok” derseniz işiniz çok zor. Çünkü modern hayatın getirdiği stres ve teknoloji, özellikle de sosyal medya, zihnimize tam kontrol sağlamış durumda. Hayatta kalma savaşında mücadele ederken, her taraftan sosyal medya paylaşımları, bildirimler ve reklam mesajları ile kuşatılıyoruz. Kafamızda sürekli düşünceler ve başkalarının yaşadığı hayatlar uçuşuyor. Böyle olunca da beynimizi gereksiz bilgilerle çok fazla dolduyoruz; o da önemli konuları düşünmek veya hatırlanması gereken bir bilgiyi önümüze sunmak gibi görevlerini yerine getiremiyor. Sonucunda da kısıtlı imkanlarla elde ettiğimiz ilhamı, bilinmeyen bir gelecekte tekrar karşımıza çıkmasını umut ederek yolcu ediyoruz.
Zor bulunan ilhamı kolay kaçırmayın. Bir defter ve kalem taşımak zor değil. Zaten teknoloji döneminde yaşıyoruz. İllaki pahalı bir dolma kalem ve deri ciltli bir defter almanıza gerek yok. Akıllı telefonunuz ve bilgisayarınız ile de her zaman not alabilirsiniz.
Ben klasik defter ve dolma kalemi tercih ediyorum. Bunun yazarlık konusunda herhangi bir avantajı veya dezavantajı olduğunu sanmıyorum. En pahalı Mont Blanc dolma kalemi (Neredeyse bir ev veya araba fiyatına dolma kalemlere sahipler) kullansanız da düşüncenin çıkış noktası zihniniz; kalem tek başına size bir roman yazdırmaz. Bakkallarda kiloyla satılan defter ve IKEA‘nın ücretsiz verdiği minik kurşun kalemlerle de büyük bir yazar olabilirsiniz. Yazma motivasyonuna sahipseniz, bu tarz ayrıntılara takılmamanız gerekir. Sadece klasik yöntemle not almak daha kolayıma geliyor ve hızlı yazmamı sağlıyor. Ayrıca Moleskine deftere farklı markaların dolma kalemleriyle yazmak hoşuma gidiyor, yazma isteğimi artırıp beni fazlasıyla motive ediyor. Bunun biraz maliyetli olduğunun farkındayım, özellikle yazmayı tam olarak alışkanlık haline getirmemişseniz tavsiye edemem.

Not defteri taşıma sadece bana ait bir alışkanlık değil. Neredeyse tüm büyük yazarlar, sanatçılar, bilim adamları ve dünyaya yön vermiş, iz bırakmış değerli kişilerin ortak bir özelliği. İnternette yapacağınız kısa bir araştırma ile birçok tarihe iz bırakmış kişinin not defterleri ve notlarının fotoğraflarına ulaşabilirsiniz. Bunu kesinlikle tavsiye ederim. Çünkü sizi etkileyen bir eserin taslaklarını görmek, onların yapım aşamasını hayal etmenizi sağlar. Böylece büyük bir eser, ulaşılamaz ilahi bir varlık kimliğinden sıyrılıp bir insanın çalışmaları sonucu ortaya çıkmış bir çaba kimliğine dönüşür. Bu da çalışma motivasyonunuzu artırıp, “Ben de çabalarsam tarihe iz bırakırım” düşüncesini zihninizde konumlandırır.
Not: Londra’da olduğum dönemlerde, kaliteli müzecilik anlayışı sayesinde birçok dehanın not defterini görme şansını elde ettim. Ayrıca nasıl bir şansa sahipsem, Da Vinci’nin Codex Leicester defterinin gösterildiği bir sergiye denk geldim. Bu sergide bulunmak ve ruhumu paylaştığım kişinin kişisel not defterini yakından görmek, hayatımda bir dönüm noktası oldu. Yazarlığa ve öğrenme çabasına ara verdiğim bir dönemde içimi üretme amacıyla doldurdu.
Codex Leicester’ı gördüğüm gün, en yakınımdaki ofis malzemeleri satan dükkana gidip yeni defter ve kalem satın aldım. Böylece Londra’daki tüm günlerim hem gezerek hem de gördüğüm her şeyi yazarak ve basitçe çizerek geçti. Belki bir gün bunları sizlerle paylaşırım. Bakalım…
Da Vinci’nin not defterlerini yakından görebilmem tamamıyla şans eseriydi. Fakat örnek aldığınız bir tarihi kişiliğin defterlerini görmek için sergi veya müze kovalamanıza gerek yok, internet üzerinden sınırsız kaynağa sahipsiniz. Size ilham olabilecek ve motive edecek tüm siteleri inceleyin.
Not tutma alışkanlığı sadece ilham geldiği nadir anlarda, araştırma yaparken veya bir taslak oluşturma aşamasında işinize yaramaz; sizin sırdaşınız da olabilir. Not defterini günlük olarak da kullanabilirsiniz. Günlük tutmanın faydalarıyla, “kişisel gelişim” kitaplarında veya sosyal medya paylaşımlarında oldukça sık karşılaşmışınızdır. Haksız sayılmazlar, çünkü bunu düzenli hale getirdiğinizde hayat kalitenizde artış oluyor. Tabii ki günlük tuttuğunuz için zengin, yakışıklı, güzel, varlıklı, atletik, mutlu, başarılı, saygılı ve diğer tüm istenilen sıfatlara sahip olmayacaksınız. Fakat doğru şekilde günlük tutmak bir nevi kendinizi eleştirmek ve tanımaktır.
Kaliteli eleştiriyi her zaman ararım. Düşüncelerine ve uzmanlığına güvendiğim insanlar ile beni eleştirmesi ve yorumlaması için sürekli iletişime geçerim. Bu konuya yazının başka bir maddesinde değineceğim. Şu anda konumuz insanın kendini eleştirmesi. Hangi meslek grubundan olursanız olun gelişmek istiyorsanız, güvendiğiniz ve sizi tanıyan biri tarafından eleştirilmeli ve eksiklerinizi görmelisiniz. Bana göre, güvenebileceğiniz ve sizi tanıyan en önemli insan yine kendinizdir.
Her gün kendiniz hakkında birkaç cümle eleştiri yazmak, hayal ettiğiniz noktaya ulaşmanızda size rehberlik edecektir. Eksiklerinizi sürekli gözden geçirip ne kadar geliştiğinizi fark edebilirsiniz. Bunun yanı sıra da aylar veya yıllar sonra bu eleştirileri okuduğunuz zaman ne kadar geliştiğinizi görmek size gurur verecektir. Tam tersi de hiç gelişmediğinizi görürseniz hayal kırıklığına uğrayıp tekrar sil baştan çalışmanız gerekebilir; benim başıma gelmişti…
Günlük tuttuğunuz zamanlarda, duygularınızı da içten gelen tüm saflığı ile kağıda döküp ruhen rahatlayabilirsiniz. Bu bende çok işe yaramasa da çoğu insan bunun faydasını gördüğünü söylüyor. Her insanın ruhen rahatlama ve huzur bulma yöntemleri farklıdır. Yine de doğru yöntemi bulabilmek için deneme ve yanılma yolundan iyisi yok. Bu sebeple sinirli, mutlu, üzgün, aşık, tükenmiş ve diğer tüm önemli duyguları hissettiğinizde deftere ve kaleme sarılabilirsiniz.
Not defteri tutmayla alakalı olarak yazacaklarım bu kadar. Bir yazının alt başlığı olamayacak kadar derin ve benim için özel bir konu; tamamen bu konuyla alakalı bir yazıyı hak ediyor. Bu konuyu gelecekte, kendine ait bir yazı olarak tekrar ve detaylı ele alacağım. Şimdilik bu paragrafların faydasını görmeniz dileğiyle…
2) Her gün yazmaya çalışın.
Yazarlık üzerine yazısının en zor ama en önemli tavsiyesi karşınızda…
Tarihe iz bırakmış ve neredeyse herkes tarafından “usta” kabul edilen yazarların en önemli özelliklerinden biri de üretken olmalarıdır. İstinalar haricinde neredeyse hepsi sayısız eserler vermiştir.
Sizce bu kadar fazla eser verebilmeleri bir mucize midir, ilahi bir yardım mıdır, yoksa tamamen şans mıdır?
Bahsettiğim usta yazarlar, okuyucularının gözünde mucizevi dehalar ve ilahi varlıklar olarak yer edinse de her biri nefes alan, dertleri olan, hayat mücadelesi veren ve zamanı gelince göçüp giden insanlardı. Yani yüzeysel olarak bakarsak sıradan insanlardı.
O halde sıradan insanları bu kadar üretken yapan ve tarihe iz bırakmasını sağlayan neydi?
Kuşkusuz bu sorunun onlarca cevabı var. Bu cevapların çoğu yazardan yazara değişse de bir cevap var ki değişmez bir kanun olarak karşımıza çıkıyor:
“Yazmayı hayatlarının doğal bir parçası haline getirmek ve her gün oturup yazmak.”

Kulağa zor geldiğinin farkındayım; bu çok normal çünkü gerçekten çok zor. Oturup her gün belli bir düzende yazmak… Ne yazık ki bunu yapmak zorundayız.
Yazarlığa ilk merak sardığım günlerde, yazarların hayatlarını anlatan kitaplar okuyordum; halen daha denk geldikçe okurum. Tüm kitapları karşılaştırınca, bu kanunun tüm yazarlarda farklı olarak uygulansa da değişmez ve aynı olduğunu fark ettim. Tıpkı beslenmek gibi… Hepimiz beslenmek zorundayız ama çoğumuzun yedikleri, yediklerini hazırlayışı, yeme saati, ne kadar yediği farklıdır. Özünde farklı yollarla da olsa besleniriz. Yazarlar için de yazmak böyledir. Bazıları sabah, bazıları gece; bazıları günde 1 saat, bazıları günde 16 saat; bazıları günde 100 sözcük, bazıları günde 1000 sözcük yazar.
Sizlere bazı yazarların günlük yazma döngülerini yazmak istiyorum. Bunları okuduğum farklı kaynaklardan zihnimde harmanlayarak kendi cümlelerimle aktaracağım. Bu sebeple de kaynak vermeyeceğim. Eğer konuyu detaylı öğrenmek isterseniz, internette kısa bir araştırmayla onlarca yazıya ve kitaba denk gelebilirsiniz.
Usta yazarların, beni etkileyen ve ilgimi çeken bazı yazma döngüleri:
- Stephen King: Korku edebiyatına sayısız eser kazandıran ve çoğu kitabı sinemaya uyarlanıp gişe rekorları kıran ünlü Amerikalı yazar, bir kitabın üzerinde çalıştığı dönemlerde günde 2000 sözcük yazıyormuş. Bir kitabı tamamladıktan sonra ortalama 1-2 ay yazmayı bırakan yazar, aradaki süreyi açmadan yeni bir kitaba başlıyor ve günlük yazma döngüsüne geri dönüyormuş.
- Honoré de Balzac: Fransız edebiyatının ünlü ustası gece yazmayı seviyormuş. Akşam 7’den gece 1’e kadar uyuyor, 50 fincan kahve eşliğinde sabah 9’a kadar yazıyor, sabah 9’dan öğlen 12’ye kadar tekrar uyuyor ve öğlen 12’den akşam 7’ye kadar tekrar yazıyormuş.
- Jack London: Amerikalı ünlü yazar, hayatını macera ve dünyayı tanıma üzerine kurmuş olsa da her sabah 1000 sözcük yazmadan güne başlamıyormuş. Kendi yatıyla dünya turuna çıktığı ve kendi çiftliğini inşa etmeye çabaladığı zamanlarda da bu düzenini asla bozmamış.
- Orhan Pamuk: Nobel ödüllü yazarımız, bir roman üzerinde çalıştığı dönemlerde yazıhanesine çekilir, telefonunu kapatarak tüm gün okuma, araştırma ve yazma yaparmış. Çalışmalarını da dolma kalem ile A4 kağıda elle yazar, biten dolma kalem kartuşlarını atmayarak saklarmış. Ayrıca yazmaya başlamadan önce bir önceki gün yazdıklarını tekrar gözden geçirir, gözünden kaçan hataları ve düzensizlikleri sakin bir kafayla ararmış.
Bu örnekler sadece aklımda yer edinenler. Alıntılar ile yazıyı uzatmak ve konudan sapmamak için örneklerimi kısıtlı tutuyorum. İnternette neredeyse tüm yazarlar hakkında kaynaklar bulabilirsiniz.
Özellikle yazarlığa yeni başlayan veya başlamayı düşünen biriyseniz verdiğim örnekler size çok uç gelebilir. “Her gün ne yazacağım, buna nasıl vakit bulacağım, motivasyonumu nasıl sağlayacağım?” gibi sorular sorabilirsiniz. Belki de sadece hobi amacıyla boş zamanlarınızda yazmak istiyorsunuzdur. Hobi amaçlı ve kendinizi geliştirme amacı gütmeden yazanlardansanız bir şey diyemem; fakat yazar olmak ve kendini geliştirmek isteyenlerdenseniz, kendi döngünüzü kurmak zorundasınız.
Gelelim bu konudaki en popüler sorulara ve çözüm yollarına:
- Yazabileceğim konular sınırlı, bu yüzden her gün ne yazacağım? “Her gün dünyaya iz bırakacak veya edebiyat dünyasını derinden etkileyecek bir roman yazamazsınız. Fakat alışkanlık kazanmak istiyorsanız, her gün “bir şeyler” yazmak zorundasınız. Burada ne yazdığınızdan çok, düzenli yazmanız önemli. Kurgusal bir konuda fikriniz yoksa; deneme, eleştiri veya internet siteleri için blog ve içerik yazıları yazabilirsiniz. Bu konular ilginizi çekmiyorsa; anı, hayal, hedef, duygularınızı anlatan bir metin, biri için mektup veya günlük yazısı yazabilirsiniz. Bunları yayınlamak, saklamak ya da birilerine göstermek size kalmış. Hatta yazdıktan sonra yok edebilirsiniz. Önemli olan tamamen bir düzenin oluşması ve bunu doğal hale getirmek; bir nevi biyolojik bir döngü oluşturmak.”
- Nasıl her gün buna zaman ayırabilirim? “Yoğun bir tempoya sahip olabilirsiniz. Sizi anlıyorum. Fakat iyi bir yazar olmak istiyorsanız, yazma döngüsünü bir şekilde hayatınıza monte etmelisiniz. Bu sabahları erkenden, işe gitmeden önce, işten geldikten sonra veya geceleri yatmadan önce olabilir. Hatta odaklanmak konusunda sorun yaşamıyorsanız, yanınızda taşıdığınız bir not defterine veya akıllı telefonunuza iş aralarında da yazabilirsiniz. Tercih size kalmış. Çoğu usta yazar, yazarlığın dışında farklı işlerle de uğraşmaz zorundaydı. Bu konuda en iyi örnek Jack London’dır; ağır koşullar altında çalışmak zorunda kalsa da bir şekilde her gün 1000 sözcük yazarmış. Yazmak için ekstra ve özel bir zaman yaratmanıza gerek yok. Sadece ona gereken değeri verip bir şekilde hayatınızın içine yerleştirmeniz gerek.”
Bu maddeyi bitirmeden önce, biraz da kendi döngümden bahsetmek isterim. Ben de Jack London gibi her gün 1000 sözcük yazmaya çalışıyorum. Bunun için ayırdığım özel bir zaman yok; yine de sabahları erkenden, kahvaltı öncesi yazmak daha çok hoşuma gidiyor. Bu yazıda da ikinci günüm ve şu anda 2014. sözcükteyim. 1000 sözcük hedefinin altında kalmamaya özen göstersem de 100 ile 200 sözcük arasında üzerine çıktığım oluyor. Günlük hedefime ulaşmak yaklaşık 2 saatimi alıyor. Böylece günün devamını dilediğim gibi yaşayabilecek zamana sahip oluyorum.
Bunun yanı sıra, yeni bir hikaye üzerinde çalıştığım zamanlarda günde 2000 – 2500 sözcüğe çıktığım olabiliyor (Rekorum 3200 sözcük). Fakat bu zamanlarda, anormal derecede içine kapanık ve hayattan kopuk oluyorum. Bu ruh halini pek tavsiye etmem. En sevmediğin özelliklerin neler diye sorarsanız, ilk sıraya bu ruh halini koyarım.
Ayrıca gün içinde not defterim ve dolma kalemim her zaman yanı başımda durur. Aklıma ne gelirse yazmaya çalışıyorum. Yaklaşık 300 – 400 sözcük de not defterime yazıyorum.
Bu döngüm aylardır böyle ve oldukça memnunum. Hem her gün yeterli yazdığımı hissediyorum hem de fazla yazıp zihnimi zorlamıyorum. Şunu biliyorum ki fazla yazdığım zaman; cümleler gereksiz uzayacak, akıcılık kaybolacak, cümleler arasında düzen bozulacak ve konulardan gereksiz yere sapmalar olacak. Yazacak vakte ve motivasyona sahip olsanız bile sınırlarızı bilmelisiniz. Belirli miktarda yazmak için sizi geliştirmeyecek şekilde çabalamayın.
Bu madde altında sizlere vereceğim tavsiyeler, düşüncelerim ve kendimle ilgili yazdıklarım bu kadar. Siz de yazar olma hayalini taşıyorsanız, bir an önce kendi yazma döngünüzü kurun. Ne kadar erken buna başlarsanız, sistemi o kadar çabuk oturtursunuz.
3) Duygularınızı ve düşüncelerinizi kısıtlamayın.
Duygusal yönden bir kaos mu yaşıyorsunuz? Herkes tarafından haksızlığa uğradığınızı mı düşünüyorsunuz? Toplumun yozlaştığını ve modern hayatın bizleri tükettiğine mi inanıyorsunuz? Hayallerinizin elinizden koparıldığına emin misiniz? Sevdiğiniz herkesin size yalan söylediğini mi fark ettiniz? Ömrünüzü adadığınız partneriniz tarafından yalanlarla uyutulup aldatıldınız mı? Mevcut sistemin insanları köleleştirdiğini mi öne sürüyorsunuz? O halde sahne sizin…
Yazmak için onlarca sebebe sahibiz. Hem duygularımız hem de düşüncelerimiz her gün bizlere baskı uyguluyor ve özgür kılınmak istiyor. O halde onlara izin vermeli ve kendilerini doğaya salmalıyız. Eminim ki bizleri en iyi şekilde temsil edeceklerdir.

Usta yazarlara ve tarihe iz bırakan dehalara baktığımız zaman, gözümüze çarpan bir diğer önemli özellikleri de düşüncelerini kısıtlamamaları ve kendilerini özgürce ifade etmeleridir. Zaten bu sebeple onları tanıdığımız konumlarına ulaşmışlardır. Kendilerini, içinde yaşadıkları toplumu, ekonomik adaletsizliği, eşitsizliği, kültürlerini ve aklınıza gelebilecek her türlü gerçeği özgürce, eleştirisel olarak kağıda dökerler, ifade ederler. İnsanların, onları nasıl karşılayacağına veya ağır eleştirilere maruz kalabileceklerine çok takılmazlar. Bildikleri yoldan ilerlemeye ve cesur olmaya devam ederler. Sırf bu sebeple binlerce düşünür yargılanmış veya çevreleri tarafından dışlanmıştır. Yine de dönüp tarihe baktığımızda, korkak olan ve düşüncelerini gizleyen insanların silindiğini, cesurca düşüncelerini ifade edenlerin ise yıllar geçse de unutulmadığını görürüz.
Tabii ki sizlere devrim yapın veya aşk acısıyla “arabesk rap” şarkısı besteleyin demiyorum. Burada bahsettiğim, belli bir konuda inandığınız ve sonuna kadar doğruluğuna emin olup ifade edebileceğiniz düşünceniz varsa bunu cesur ifade etmeniz. Cesurca diyorum, çünkü toplum olarak fazlasıyla tabulara sahibiz. Ne yazık ki tabular yüzünden cinayetlerin işlendiğine bile tanık olabiliyoruz. Toplum değerlerini, kültürü, inançları her gerçeğin önünde tutuyoruz. Bunları eleştirdiğimiz zamanlarda da ağır eleştirilere ve toplumdan dışlanmaya maruz kalıyoruz. En sevdiğimiz ve değer verdiğimiz insanlar bile bize sırt çevirebiliyor.
Bu koşullar göz önüne alındığında bir yazar, düşünür, sanatçı olmak gerçekten çok zor. Fakat bu koşulları engel olarak değil, motivasyon kaynağı olarak görmeliyiz. Herkesin beyaz gördüğü bir tabuyu, siyah görüp yıkmaya çalışmak her zihnin yapabileceği bir olay değil. İyi bir yazarı, kötülerinden ayıran bir diğer özellik de budur.
Tüm yazdıklarımın ardından, “Nasıl cesur bir yazara dönüşebilirim?” sorusunu da cevaplamak istiyorum.
“Öncelikle bir yazarın, tabusu ve kalıplaşmış bir düşüncesi olmamalı. Düşünceler değişmeye, gelişmeye ve etkilenmeye açıktır. Bunun bilincinde olarak bir konu hakkında düşüncelerinizi daha özgür ve net ifade etmek istiyorsanız, öncelikle o düşünceye farklı açılardan bakmayı öğrenmeniz gerek. Bu açılara göre düşüncenizi geliştirmeli, gerektiği yerlerini değiştirmelisiniz. Böylece zihninizde daha güvenilir bir düşünce yaratmış olursunuz. Sonrasında ise hem geliştirdiğiniz hem de karşıtlarını tanıdığınız düşünceyi, olabildiğince açık ve net olarak aktarmalısınız. Bunu bir denemede, akedemik olarak çalışıyorsanız bir makalede veya sizinle aynı düşünceye paylaşan bir karakter yaratarak kurgusal hikayede okuyucularınıza sunabilirsiniz. Ayrıca sunumuzdan sonra gelebilecek her türlü eleştiriye açık olmalısınız. Fazlasıyla uç bir düşünceye sahipseniz, fazlasıyla çok karşı çıkan ve eleştiren olacaktır. Tüm bunları hoşgörüyle karşılamalı ve içlerinde gerçekten işinize yarayabilecek olan, kaliteli eleştirileri seçerek incelemelisiniz. Bu incelemelerin sonucuna göre de gelecek yazılarınızda düşüncelerinizi daha farklı olarak veya farklı açılardan yazabilirsiniz. Bu zihin yapısına sahip olduğunuz zaman, cesur bir yazar ve tarihe iz bırakan bir düşünür olma yolunda büyük bir yol katetmiş olacaksınız.”
Not: Burada sizlere açıkça tavsiyeler versem de kendim o seviyelere gelmiş değilim. Fakat ben de bu yolu seçtim. Bu yolun kesinliğinden emin değilim. Çünkü bu tarz konularda kendi üzerimde sonuçlarını göremezsem emin olamam. Yine de bugüne kadar yaptığım araştırmalar, okuduğum biyografi ve otobiyografi kitapları bu yolun doğruluğunu kanıtlar nitelikte. Umarım bir gün hem siz hem de ben, beraber bu seviyelere ulaşabiliriz.
Özgür ve cesur düşüncelerden bahsettiğime göre, biraz da duygular hakkında yazacağım.
“Gerçekten ne hissettiğinizi veya saf duygularınızı en iyi şekilde nasıl anlatabilirsiniz?”
Hepimiz aşık oluruz, sinirleniriz, güleriz, stres yaşarız, heyecanlanırız, gergin oluruz, korkarız… Bunlar tamamen beynimizde oluşan bir takım kimyasal tepkimelerin sonuçlarıdır. Yüksek dozda ilaç kullanmadığımız veya meditasyonlar ile Nirvana‘ya ulaşmadığımız takdirde, bilincimizin açık olduğu her an bunları yaşamaya mahkumuz. O halde bunlarla barışık olmalı ve bunlar bastırmamalıyız. Hele ki bir yazar veya sanatçı iseniz duyguları bastırmak yerine onları baş tacı etmelisiniz. Çünkü duygular zengin, fakir, statü sahibi, en dipte, cahil, eğitimli fark etmeden herkeste görünen, toplumların ortak gerçeğidir. Bu duyguların yoğun şekillerde anlattığınız eserler de tüm toplumlarda anlaşılabilir olur.
Şimdi gelelim sorunun cevabına: Buna verebileceğim en iyi cevap, onları en yoğun yaşadığınız dönemlerde kalemi elinize almanız ve ne hissediyorsanız aynı şekilde kağıda aktarmanızdır. Herhangi bir kurala bağlı kalmadan, dil bilgisine dikkat etmeden, olayları kurgulamadan, anlam bütünlüğü sağlamadan ve düzen oluşturmadan sadece yazmanız. Bunu yaptığınız takdirde hem rahatlamış olacaksınız hem de gelecekte kullanabileceğiniz bir kaynağınız olacak.
Düşünün, bu önerdiğim yöntemi kullanarak, hayatınızı adadığınız partneriniz tarafından aldatıldığınız bir dönemde içinizden geçenleri kağıda döktünüz ve yazdıklarınızı bir yerde sakladınız. Üzerinden yıllar geçti. Başka insanlarla yeni ilişkilere yelken açıp sizi aldatan eski partnerinizi unuttunuz. Fakat aklınızda aldatmayla alakalı olarak bir kurgu var ve aldatılan birini yazmak istiyorsanız. Aldatılan birinin gerçekten ne hissettiğini yazabilmek için gerçekten bu duyguyu iliklerinize kadar hissettiğiniz bir dönemde yazdıklarınız en kaliteli kaynak olmaz mı?
O tarz dönemlerde veya sinir krizi yaşadığınız anlarda aklınıza yazmak gelmeyebilir. Bunu anlıyorum. Fakat yazmayı bir alışkanlık haline getirmek istiyorsanız ve gerçekten kaliteli eserler yaratmak istiyorsanız buna alışmak ve her an yazmaya hazır olmak zorundasınız. Bazı anlar fazlasıyla önemlidir. Özellikle bir duyguyu gerçekten yaşadığınızı hissettiğiniz dönemler… Ayrıca bu dönemlerin ne zaman geleceğini kestiremediğimiz için ilk maddede anlatığım, “not defteri taşıma alışkanlığına sahip olmak” da oldukça önemlidir.
Belki yapı gereği öfke nöbetleri geçirmiyorsunuzdur, daha önce hiç aşık olmamış veya aldatılmamışsınızdır. Bunun yanı sıra, yıllar önce bu duyguları yoğun yaşayıp yazar olmadığınız için kaçırmışsınızdır. Bu durumlar bu önerinin sonu değil. Sadece biraz gözlem gücü ve empati ile bu durumu halledebilirsiniz. Yani bu duyguyu yoğun yaşayan kişileri izleyerek, zihninizde onların yerine kendinizi koyabilirsiniz. Her gün haberlerde öfke nöbeti geçiren, aldatılan, haksızlığa uğrayan onlarca insanı görüyoruz. Ayrıca özellikle trafikte beklemek, toplu taşıma kullanmak ve insanların oldukça yoğun olduğu yerlerde bulunmak bize sınırsız gözlem sunuyor. (Şu anda korkunç bir salgın hastalıkla boğuştuğumuzun ve bu tarz yerlerin ne kadar tehlikeli olduğunun farkındayım. Bu sebeple bu yazdıklarımı normale döndükten sonra deneyin.) Gözlemin haricinde de kitaplar, filmler, tiyatrolar, resimler, müzikler ve şiirler bu duyguları gerçekten anlamamızı sağlayabilir.
Usta bir yazar olmak, düşünce ve duyguları açık ve net olarak ifade etmekten geçer. Umarım bir gün hem ben hem de sizler bunu başarabiliriz. Yazarlık Üzerine yazımın bu maddesini de böylece tamamlıyorum.
4) Yaratıcılık için zihninizi bol bol, farklı kaynaklarla besleyin.
İyi bir eser yaratmak istiyosanız, yaratıcı olmak zorundasınız. Ne kadar yaratıcı olursanız, o kadar fazla ilginç ve farklı konular hakkında bağ kurabilir veya konulara farklı açılardan bakabilirsiniz.
Sanılanın aksine yaratıcılık tamamen sıfırdan bir yaratım süreci değildir; bilginize, deneyiminize, ilginize göre konulara farklı açılardan bakmak ve görünmeyeni ortaya çıkarmaktır. Bu sebeple ne kadar fazla konuyla alakadar olursanız, bağ kurabileceğiniz konu sayısı o kadar artar. Bu sebeple zihninizi farklı ve bol kaynakla durmadan beslemelisiniz.
Nedir bu farklı ve bol kaynaklar?
Bunun net bir cevabı yok. Her kitap, her resim, her film, her şiir, her insan, her bilgi, her müzik, her sohbet… Aklınıza gelebilecek her deneyim size farklı kaynaklar sunar. Siz de bunları değerlendirip olabildiğince çok yönlü olmalı ve zihninizi beslemelisiniz. Ne kadar çok yönlü olursanız o kadar çok yaratıcı olma şansınız artar.
Yaratıcı insanlar deyince akla gelen ilk kişilerden biri, tabii ki Da Vinci‘dir. Da Vinci’nin inanılmaz derecede çok yönlü olduğundan bahsetmeme gerek yok. Neredeyse tüm sanat ve bilim dalları üzerinde çalışmalar yapmış, çok bilinmese de edebiyat alanında da eserler vermiştir. Da Vinci’nin eserlerine ve yaratıcı zihnine halen daha hayretle bakarız.
Her hikayemi ve yazımı Da Vinci’ye getirmek istemiyorum, ama söz konusu kaynaklardan beslenmek ve yaratıcılık olunca kendimi buna mecbur hissediyorum. Çünkü ondan daha iyi bir örnek olamaz. Da Vinci’nin çalışma ve öğrenme tarzından kısa bir şekilde bahsedersek neden böyle dediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Öncelikle Da Vinci günümüzden 500 sene yaşamış bir deha. Bizim kadar çok ve bol kaynağa sahip değildi. İstediği zaman internetten araştırma, istediği müzisyenin albümünü dinleme, istediği ressamın galerisine gitme şansı yoktu. Tüm bunların yanı sıra, matbaalarda kitap basımına başlansa da kitaplar halen daha çok nadir bulunan ve çok değerli hazinelerdi. Ayrıca Da Vinci okula gitmeyen biriydi. Nasıl oldu da bu kadar yaratıcı ve deha olmayı başardı?
Da Vinci’yi Da Vinci yapan saf ve katıksız olarak doğaya ve bilgiye duyduğu meraktı. Bu merak onu etrafa daha farklı gözlerle bakmaya ve bulabildiği her yerden bilgiyi öğrenmeye itti. Doğada karşılaştığı her varlık ve etrafında gördüğü her insan onun için birer kaynaktı. Etrafında olup bitenlere sadece boş gözlerle bakmadı. Her sonucun bir sebebini, her sebebin bir sonucunu aradı. Sonuçlara daha rahat ulaşmak amacıyla sebepler arasında sağlam bağlar kurdu. Bu sayede muazzam seviyedeki yaratıcılığına ulaştı.
Günümüzde neredeyse sınırsız kaynağa sahibiz. Ne yazık ki bazen kaynakla aramıza finansal, coğrafik veya farklı engeller girse de yine de kaynak konusunda Da Vinci’ye oranla çok şanslıyız. Özellikle internet üzerinden kısa süreli araştırmalarla herhangi bir konu hakkında temel miktarda bilgi edinebiliyoruz. Bunun haricinde kitapçılarda ve kütüphanelerde milyonlarca kitaba sahibiz. Her yerde ve her zaman da kaliteli müziğe erişebiliyoruz. Bana göre bunlardan da önemlisi tüm dünya ayaklarımızın altında. Ulaşım yolunun bu kadar gelişmesi sonucunda, finansal ve politik nedenleri (pasaport ve vize sorunu) aştığımız zaman istediğimiz ülkeye gidip; bir toplumu, bir kültürü, bir tarihi, bir dili, bir coğrafyayı yakından tanıyabiliyoruz. Ayrıca da bizden tamamen farklı bir kültüre ve yaşayışa sahip insanlarla, internet üzerinden, aramızdaki kilometreleri önemsiz kılarak kolayca tanışabiliyoruz.
Da Vinci o zamanki aklıyla bu zamanda yaşasaydı, bilgi ve öğrenmeye yüksek dozajda maruz kalarak kafayı yiyebilirdi. Düşünün; kitabınız yok, en rahat ulaşım aracı at ve bununla en yakınınızdaki şehre ulaşmak bile günlerinizi alıyor, tanışabileceğiniz insan sayısı çok az ve tamamen tabular zincirine bağlı bir toplumda* yaşıyorsunuz. Bu rağmen Da Vinci’nin ulaştığı seviyeleri düşünün.
* Da Vinci’nin yaşadığı dönemde, Cosimo de’ Medici önderliğinde Medici Hanedanlığı tarafından Rönesans Dönemi‘nin temelleri atılmıştır. Bu sebeple burada kullandığım “tabular zincirine bağlı toplum” tabiri, özellikle Medici Hanedanlığı tarafından yönetilen ve Da Vinci’nin çıraklık dönemini geçirdiği Floransa şehri için kısmen uygun değil. Çünkü Cosimo de’ Medici, daha özgür düşünen ve tabuları yıkmaya başlayan bir toplum yaratmaya başlamıştı. Bu tabiri kullanma sebebim, genel olarak, Floransa haricinde hüküm süren tabulara bağlı toplum yapısı. O dönemdeki Papa tarafından Floransa’nın aforoz edilmesini düşününce, bu durumu daha iyi anlayabiliriz.

Kısıtlı imkanlarla Da Vinci’den bahsettik. Şimdi ise sınırsız imkanlarla bizlerden bahsedelim. Kendi gözlemlerime dayanarak toplumumuzun zihniyetini biraz olsun eleştirmek istiyorum. Bu eleştirim herkesi kapsamıyor, zaten toplum dediğim kavram bireylerin ortaya çıkardığı bir oluşumdur. Toplum öyle diye, siz de öyle olmak zorunda değilsiniz. Bu sebeple eleştirimi sadece üzerine alınması gerekenlere yapıyorum.
Ne yazık ki toplum olarak deneyim ve bilgi kaynaklarından çok, maddi ve gelip geçici varlıklara önem veriyoruz. Farklı bir ülkeyi görmek yerine, ihtiyacımız olmasa bile yeni çıkan bir telefonu tercih ediyoruz. Tüm bütçemizi sadece eskiyince atacağımız veya alana kadar cazip gelip sonrasında umursamayacağımız eşyalara ayırıyoruz. Ayrıca evlerimizi, hiçbir işe yaramayan ve estetiği olmayan süs eşyalarıyla dolduruyoruz. Bunlara gereksiz harcama gözüyle bakmamız gerekirken, farklı bir ülkeye gitmek, yeni yerler keşfetmek, konsere veya galeriye gitmek gibi etkilenleri gereksiz harcama olarak görüyoruz.
Durum böyle olunca da bizi besleyebilecek kaynaklardan mahrum kalıyoruz. Onlarca yerde evleri ve en pahalısından arabaları olan insanlar, hayatları boyunca bir kez bile farklı bir coğrafyayı görmemiş veya farklı bir etkinliğe katılmamış olabiliyor.
Burada bahsettiğim; ev, araba, telefon veya herhangi bir eşya almayın demek değil. Sadece ihtiyacınız olmayan harcamalardan kısarak, bütçenizi zihninizi besleyebilecek kaynaklara ayırırsanız daha yaratıcı ve kalıplarından sıyrılmış bir kafaya sahip olabilirsiniz. Ayrıca tüm bütçemizi de bunlara ayırmak zorunda değilsiniz. İyi bir araştırmayla bütçenize uygun olan kaynakları bulabilirsiniz.
Yazının içeriğinden biraz koptuğumun farkındayım ama bu konularda görüşlerimi söylemezsem eğer gece rahat uyuyamam. O halde konuyu toparlamak ve istenileni aktarmak amacıyla, sizlere kaynaklardan nasıl daha iyi beslenebileceğiniz hakkında tavsiyeler vermek istiyorum.
- İyi, kötü; uzun, kısa; tür, konu; yerli, yabancı; kurgu, gerçek; yazar ayrımı yapmadan bulabildiğiniz her kitabı okumaya çalışın. Bu tavsiye biraz daha kitap kurtlarına uygun. Çünkü düzenli kitap okuma alışkanlığı olmayan biriyseniz, size sıkıcı gelebilecek kitaplar okumanızı tavsiye etmem. Yine de elinizden geldiğince farklı kitapları okumaya çalışın.
- Din, statü, meslek, yaş, cinsiyet, etnik köken, görüş ayrımı yapmadan tanıyabildiğiniz kadar çok insan tanıyım. Tabii ki bu insanlarla gidip can ciğer arkadaş olun demiyorum. Fakat sizden tamamen farklı yaşayışa sahip bir insanla, on dakikalık kısa bir sohbet bile bakış açınız üzerinde olumlu etki yapacaktır.
- Çevrenizden başlayarak, dünyayı keşfedin. Arka sokağında neler olduğunu bilmeyen birinin, tüm dünyayı dolaşmak isteme fikri bana her zaman saçma gelmiştir. Bu sebeple öncelikle etrafınızdaki, yaşadığınız şehirdeki sokakları tanıyarak, yavaş yavaş dünyaya açılın. Gördüğünüz her yeni yere, meraklı gözlerle, bir kaşif bakış açısıyla bakın. Her ev, her kapı, her baca sizlere bolca kaynak sağlayabilir.
- Herkesin farklı bir müzik zevki vardır. Buna saygım sonsuz. Fakat sadece bize zevk veren sanatçıya veya türe bağlı kalırsak zihnimizi müzik kaynağından mahrum bırakırız. Son yıllarda ortaya çıkan ve sadece para kazanmak amacıyla üretilen müziğimsi sesler haricinde gerçek olan müzikleri keşfetmeliyiz. Bir melodi, bir söz, size verilen bir duygu tamamiyle saf birer kaynaktır.
- Sinema sektörü sandığımızdan daha derin ve sadece süper kahramanların dünyayı kurtarmasını konu alan bir alan değildir. Çok kaliteli, ufuk açıcı ve toplumları olduğunu gibi yansıtarak tanımamızı sağlayan birçok film vardır. Ufak araştırmalarla kaliteli ve ufuk açıcı filmlere ulaşabilir ve zihninizden sağlam bir film arşivi oluşturabilirsiniz.
- Entellektüel biri denilince akla hemen resim ve heykel sergilerini gezen insanlar gelir. Oysaki resimleri ve heykelleri tanımak için muazzam bir entellektüel birikime ihtiyacınız yok. Eminim ki bulunduğunuz şehirlerde profesyonel veya amatör sanatçılar tarafından yılın belirli zamanlarında düzenli sergiler kuruluyordur. Bunları gezmek ve her sanat eseri hakkında zihninizi düşünmeye itmek, onları zihninizde yaşatmak, verdikleri duyguları hissetmek yaratıcılığınızı geliştirmeniz yolunda size kaliteli adımlar sağlayacaktır.
- Haftada 2-3 saatinizi öğrenmeye ayırın. Şu anda dünyaca tanınan ünlü dehalara baktığımız zaman (Bill Gates ve Elon Musk gibi), onların günde 1 saatini farklı bir alanda eğitime ayırdığını görebilirsiniz. Bu el işi, yeni bir dil öğrenmek, enstrüman çalmak veya en basitinden herhangi bir tasarım yapmak olabilir. Bu çalışma zihninizi düşünmeye ve öğrenmeye iterek yaratıcılığınızı artırır.
- Sürekli aynı yemeği yiyen, sevdiği içecekten vazgeçmeyen veya sürekli aynı kafeye gidip sizi tanıyan garsonlara, “Her zamankinden” diyerek sipariş veren biri misiniz? O halde bundan vazgeçin. Çünkü yaratıcılık sadece düşünmeyle değil, algılarla da artar. Tad algınızı geliştirmeniz, zihninizi çalıştırmanızı ve yaratıcılığınızı artırmanızı sağlar.
Daha listeye yazmak istediğim ve eksik kalan bir sürü tavsiye var. Ne yazık ki hepsini yazarsam, Yazarlık Üzerine yazısı tamamen “Yaratıcılık Üzerine” yazısına dönüşür. Bu sebeple bu güzel konuyu ve “Yaratıcılık Üzerine” başlığını, farklı bir yazıda daha derinlemesine işlemek istiyorum.
Bu madde altında size yaratıcılığı, kaynakları anlattım. Biraz karışık ve ara ara konudan saparak eleştiriye dönüşen bir yazı oldu. Yine de yazar olma yolunda işinize yarayacağına eminim.
5) Kendinize bir rol modeli veya hayali bir akıl hocası seçin.
Kimi zaman sorunlarımız içinden çıkılmaz bir hal alabilir veya onlarla ne yapacağımızı bilemeyiz. Böyle durumlarda da çözümü, bizden daha fazla bilgi ve tecrübeye sahip olduğunu düşündüğümüz insanlardan akıl alarak bulmaya çalışırız. Farklı, bilgili, olgun ve sakin bir bakış açısının bize yeni bir yol açacağının farkındayızdır.

Bu yöntem çok kullanışlı ve işe yarar olsa da burada bizi büyük bir sorun bekliyor: Sorunun olduğu alanda uzman ve deneyimli bir akıl hocasını her zaman nasıl bulacağız? Olayı yazarlık üzerine incelersek, ne yazık ki bilgisine ve deneyimine güvenebileceğimiz bir yazara her zaman erişemiyoruz. Hele ki bu yazar, günümüzde yüz sene önce yaşadıysa…
Günümüzden yüz, hatta yüzlerce sene önce yaşayıp şu anda ebediyete çekilmiş bir yazardan nasıl akıl alabiliriz? Tam bu noktada, ümitsizliğe kapıldığımız anda, zihnimiz devreye giriyor.
Birazdan yazacaklarım sizlere mantıksız, gerçek üstü veya saçma gelebilir, çok haklısınız; çünkü ben de ilk öğrendiğim zaman saçma ve gerçek üstü görmüştüm ama hayatıma monte ettikten ve bu konuda ustalaştıktan sonra faydalarını gördüm. Şu anda ise bu yöntemi sadece edebiyatta değil, hayatın her yönünde kullanmaya çalışıyorum. “Asla yalnız değilim. Zihnimde; bana yön veren, ruhumu paylaşan ve geleceğimi şekillendirmemi sağlayan akıl hocalarım yaşıyor.” Bir bilgiyi öğrenmeye çalıştığımda, hayata ilgimi kaybettiğim noktada devreye Da Vinci giriyor; yazdıklarımda akıcılığı, doğallığı ve dürüstlüğü kaybettiğimde John Fante‘den yardım alıyorum; hikayelerime farklı karakterler yaratmam gerekirse, bana halkımızı en iyi şekilde tanıyan Orhan Kemal yardım ediyor. Bu ustalar haricinde de onlarca farklı alanda, onlarca farklı ustaya akıl danışıyorum.
Belki de beni çoklu kişilik bozukluğu olan biri olarak görebilirsiniz. Yanlış düşünüyorsunuz diyemem, çünkü çoklu kişilik bozukluğunda hastalar sorunu olduğunu düşünmezler. Neyse ki şimdiye kadar hiç kimseden böyle bir şey duymadım. Bunları bir kenara bırakarak beni sadece tarihe iz bırakmak isteyen, genç bir yazar olarak görmenizi isterim. Bunu yaparken de daha önce bu mertebeye erişmiş birilerinden, kendi zihnimde yaşayan ustalardan yardım almam fazlasıyla doğal. Şimdi sizlere bunu nasıl yaptığımı anlatacağım. Böylece sizlere de kendi akıl hocalarınızı yaratmanız ve özellikle yazarlık kariyerinizde önünüze çıkan engelleri aşmanızda ilham verebilirim.
Öncelikle bir insanın akıl hocanız olmasını istiyorsanız, o insanı her yönüyle tanımanız ve ona güvenmeniz gerekiyor. Ayrıca akıl hocanızdan beklentiniz ve size hangi konularda yardım edebileceğini kavramanız da çok önemli: Duygusal bir aşk romanı yazmak istiyorsanız, Bukowski‘den; açık ve akıcı bir düşünce yazısı yazmak istiyorsanız, Nietzsche‘den; kısa ve ufak bir ânı konu alan bir hikaye yazmak istiyorsanız da Orhan Pamuk’tan yardım alamayacağınızı önceden kestirmeniz gerek.
O halde doğru konuda, doğru akıl hocasını nasıl bulacağınız? Aslında akıl hocanız olmasını istediğiniz ustayı yeteri kadar tanıyorsanız, bu soru oldukça kolay. Zaten çoğu düşünür ve yazar; aynı tarzda, benzer konuları, benzer cümlelerle hiç sıkmadan defalarca önümüze sunabildiği için o mertebeye erişmiştir. Orhan Kemal’i ele alalım. Neredeyse tüm romanlarında açlıkla boğuşan, çıkar yol arayan, duygusal anlamda çıkmaza girmiş, halkın alt tabaka olarak gördüğü insanları ele almıştır; kalıplamış cümlelerini de oldukça bol kullanmıştır. Birkaç kitabını okuduktan sonra, diğer kitaplarını okumadan bu kitaplar hakkında dil, konuyu işleyiş ve karakter analizi bakımından kolayca doğru tahminlerde bulunabilirsiniz. Bu durumda; halkı anlatan, gözleme dayalı, sorunları açıkça dile getiren, akıcı, yalın bir roman yazmak istiyorsanız, Orhan Kemal muazzam bir akıl hocası olabilir. Yine aynı şekilde halkı anlatan, akıcı, yalın, sorunları ortaya çıkaran ama bunları mizah ile yapan bir roman veya hikaye yazmak istiyorsanız, Rıfat Ilgaz veya Aziz Nesin uygun akıl hocaları olabilir.
Akıl hocası tercih etme konusuna açıklık getirdiğimize göre, gelelim akıl hocasını zihnimizde nasıl yaratacağımıza ve ondan nasıl yararlanabileceğimize.
Onu zihninize yerleştirmeden önce, onun hakkında kaliteli, doğru, yeteri kadar bilgiye sahip olmalısınız. Sadece onun nerede doğup öldüğünü, hangi eserleri yarattığını, hangi okullardan öğrenim gördüğünü yazan kısa hayat hikayeleri işinize yaramaz. Onun tamamiyle hayata bakış açısını, olayları yorumlasını, düşüncelerini, keskin görüşlerini, hatta mümkünse çalışma tarzını öğrenmeniz gerek. Çünkü size lazım olan onun ırkı, milleti, yaşadığı ülke değil; tamamen fikirleri ve bakış açısıdır. Bu konuda da size en iyi yardımı yazarın otobiyografi veya deneme yazıları verecektir; diğer bir ihtimalle de biyografi veya araştırma kitapları işinize yarayacaktır. Yazar hakkında bu tarz bir kitap yoksa, yazarı tanımak tamamen size düşünüyor. Onun yazdığı kurgusal yazıları veya üzerine değindiği kurgusal olmayan yazıları inceleyerek onun hakkında fikir edinebilirsiniz. Fikirleriniz ile de onu zihniniz yer edip canlanmalarını sağlıyabilirsiniz.
Bir yazarı, bir konuda seçtiniz ve zihninize yerleştirdiniz. Bundan sonra ise sorunlara onun gözüyle bakmayı denemeniz geliyor. “Şu konuda tıkandım; acaba o olsa ne ve nasıl yazardı? Konuyla alakalı yeterli bir karakter yaratamıyorum; o olsa nasıl bir karakter yaratırdı? Onun burada tercihi ne olurdu? O bu düşünceyi nasıl dile getirirdi? O bu hikayeyi akıcı mı, yoksa derin ve süslü cümlelerle mi yazardı?” Bu soruları ve konuyla alakalı farklı, çeşitli soruları sorup akıl hocanızın gözüyle onu cevaplandırmalısınız.
Bu şekilde anlatması, uygulamasından çok daha kolay. Çünkü bu yöntem okunarak değil, sabırla deneyerek öğrenilir. Bu sebeple burada yazdıklarımın ışığında, kendi akıl hocanızı belirleyin ve onunla konuşmaya başlayın. Doğru akıl hocasını zihninize yerleştirip, ona doğru soruları sorarsanız size elbet bir gün yardım edecektir. Denemekten ve ona danışmaktan asla vazgeçmeyin.
6) Yazınızı bir süreç içerisinde kademeli olarak yazın. (Araştırma – Taslak – Yazma – Değerlendirme)
Yazarlık Üzerine yazısının geldik son maddesine; bu maddede çalışma sürecinden bahsedeceğim.

Her yazarın kendine özgü çalışma süreci vardır; bunun farkındayım. Amacım da yazarlığı bilimsel ve kalıplara bağlı bir süreç olarak ele almak değil, sadece kendinize özgü bir süreç yaratmanıza ilham sağlamak. Sizlerin de kalıplara bağlı kalmadan, size göre en verimli ve doğru süreci bulmanız gerekiyor. Çünkü herkesin farklı işleyen bir zihni var ve buna bağlı olarak da herkesin verimli olduğu farklı süreçlerden geçmesi gerekiyor. Neyse lafı uzatmadan, temel süreçleri örneklerle yazacağım.
Araştırma: Bu süreci konuyu bulmak, bilgi toplamak ve konuyla alakalı deneyim kazanmak olarak görebilirsiniz.
Öncelikle iyi bir yazı için, mantıken, iyi bir konu bulmalısınız. İyi bir konu bulmak istiyorsanız da deneyimlerinizden faydalanmalı veya kaynak taraması yapmalısınız.
Algıladığınız tüm varlıklar, öğrendiğiniz tüm düşünceler, hissettiğiniz tüm duygular bir yazıya konu olabilir. Fakat burada keskin bir çizgi var. Eğer göze doğal gelen başarılı bir eser yazmayı planlıyorsanız, mutlaka işleyeceğiniz konu hakkında normalin çok üstünde birikime sahip olmalısınız. Yani aşkı konu edinmek istiyorsanız, aşkı gerçekten iliklerinize kadar yaşamış olmanızda fayda var.
Bu tavsiyeme şöyle bir eleştiri gelebilir; ben tarihi bir roman veya eser yazmak istiyorum ama o dönemlerde yaşamadım ve yaşayan kimseyi tanımıyorum. Burada da üst düzey bir kaynak taraması ve edindiğiniz bilgiler ışığında hayal gücünüz devreye giriyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde geçen bir aşk romanını sadece televizyon dizilerine bağlı kalarak yazamazsınız. Yazarsanız, gerçekten konuyu bilen kişiler tarafından ağır eleştirilere maruz kalabilirsiniz.
Bunun haricinde, fantastik veya bilim kurgu yazarları da genel olarak, gerçeği hayal gücüyle harmanlayarak vermeyi tercih ediyorlar. Yüzüklerin Efendisi serisi tamamen hayali bir evren de geçse de tarihimizdeki birçok savaşı ilham alarak yazılmıştır.
Sizlere günlerce arşivlere kapanın, bir süre hakkında yazmak istediğiniz konuyla yaşayın veya Jack London gibi kıyafetlerinizi değiştirip yazmak istediğiniz insanların arasına karışın demiyorum. Fakat araştırma yapmadan, tanımadan ve gözlem yapmadan bir konuyu işlemeye çalışmanız, o konu hakkında bilgi sahibi olanlar tarafından anında fak edilecektir. Bu sebeple çok da derine inmeden, işinize yarayacak kadar araştırma yapmanızda fayda var.
Bu arada bilimsel makale veya eser yazacaksanız, araştırma konusunda ne yapmanızı gerektiğini söylememe gerek yok. Zaten gerek varsa, o konu hakkında bilimsel makale yazmamalısınız.
Taslak: Konunuzu bulduysanız ve konu hakkında yeteri kadar bilgi edindiyseniz, artık iç güdülerinize ve zihninize güvenme zamanı geldi.
Açık konuşmak gerekirse, bana göre, yazma sürecinin en önemli kısmı taslak oluşturmadır. Çünkü yazınızın omurgasını oluşturur; onu yaratıcılığınız, iç güdüleriniz ve düşünceleriniz ile kabaca ortaya çıkartırsınız. Sonrası ise tamamen makyaj yapma ve süsleme çalışmasıdır.
“İyi bir taslak nasıl hazırlanmalı?” Sorusuna cevap ararsak, benim tavsiyem şudur:
“Dil bilgisi, doğrular, tabular, kültür ve aklınıza gelebilecek her türlü kuraldan kurtulun. Sadece iç güdülerinizle içinizden ne geliyorsa, düşünmeden kağıda dökün. Görünen geçmiş zamanla mı, yoksa şimdiki zamanla mı; kahraman bakış açısıyla mı, yoksa tanrı bakış açısıyla mı; akıcı mı, süslü mü yazmalıyım? Tüm bunları umursamadan, içinizden ne geliyorsa yazın. Kaleminiz asla durmasın ve sözcük veya cümle tercihlerine takılmayın.”
Böyle bir tavsiye veriyorum çünkü adı üstünde taslak metin hazırlıyoruz. Taslak metin, sadece size ait olacak. Bu sebeple, bana göre, taslak da sadece konuya, kurguya ve düşünceye yer verilmeli. Cesur, dürüst ve sert olunmalı. Hata yapmaktan korkulmamalı. Tüm zihninizi ve ruhunuzu yazınızla bütünleştirmeli, içinizi sonuna kadar dökmelisiniz.
Taslağı nereye ve nasıl yazdığınız çok önemli değil; ben dolma kalem ile A4 kağıda yazmayı tercih ediyorum. Böylece hata yaptığım veya yanlış bir cümle yazdığım zaman hatamı silme fırsatım olmuyor ve o hata tüm yazma sürecimde gözümün önünde oluyor. Bu da onu daha iyi bir şekilde düzeltmem için bana fırsat tanıyor.
Bunların yanı sıra, taslak aşamasında farklı denemeler de yapabilirsiniz. Yazınıza farklı sonlar tasarlayabilir veya değişik karakterler ve mekanları tasarlayabilirsiniz. Bu aşama en özgür olduğunuz kısım. Bu sebeple bunu en iyi şekilde değerlendirin ve özgüce yazın.
Yazma: Taslağınızı da tamamladıysanız, yazıyı temize çekmeye ve tamamlamaya sıra geldi.
Yazma aşaması, adında da belli olduğu gibi taslağınızı en son biçimi getirme, bir nevi onu süsleme ve makyaj yapma aşamasıdır.
Bu aşamaya başlamadan önce, taslağınızı birkaç defa detaylıca okumanızı ve sonra da unutup birkaç gün hiç düşünmeden kafanızı toparlamanızı öneririm. Böylece sakin bir kafayla taslağınızda yaptığınız hataları ve içinize sinmeyen noktaları daha rahat görebilirsiniz.
Taslak sayesinde elinizde bitmiş bir eser olabilir. Fakat onu taslaktan son haline geçirirken çok sakin ve eleştirisel bir gözle çalışmalısınız. Dil bilgisine, doğrulara ve konuya dikkat etme zamanınız geldi. Her yazdığınız detay, tüm esere etki edecektir. Bu sebeple taslaktaki özgürlüğe sahip değilsiniz ve dikkatli olmalısınız. Gerekirse taslaktaki kurguyu görmezden gelerek, yepyeni bir kurgu oluşturmalısınız; dil ve bakış açısı da buna dahil.
Bu konuda size kendimde bir örnek verebilirim: Sinek Valesi‘nin ilk hikayelerini taslak olarak kaleme aldığımda, tanrı bakış açısını kullanarak kendimi üçüncü tekil kişi olarak yazmıştım. Fakat sonradan yazma sürecinde bundan vazgeçerek kahraman bakış açısına döndüm. Bu sebeple taslak ve gerçek metin arasında dünya kadar fark var. Ayrıca şu anda yayınladığım bazı hikayeler, İzmir şehri yerine Londra ve Sofya şehirlerinde geçmekteydi. Yine yazım aşamasında büyük bir değişikliğe giderek tüm hikayeleri İzmir şehrine taşıdım.
Yazma kısmı, ne yazık ki en sıkıcı kısımdır. Bazen günlerce oluşturduğunuz taslağın çöpe dönüşmesine şahit olabilirsiniz. Veya aylarca uğraştığınız eserinizle tekrar aylarca uğraşabilirsiniz. Yine de bu kısmı görmezden gelmeyerek, taslağı temize geçirmelisiniz. Bu konuda sizlere bolca sabır ve güçlü bir iradeye sahip olma diliyorum.
Değerlendirme: Yazma sürecinden daha sıkıcı bir bölüm varsa, o da değerlendirme kısmıdır. Eserinizi yazdınız, şimdi ise ufak hataları görme ve düzenleme zamanı.
Değerlendirme aşamasına başlamadan önce, tıpkı yazma aşaması gibi, birkaç gün beklemenizde ve zihninizi dinlendirmenizde fayda var. Çünkü ufak tefek ve her an gözden kaçmaya müsait yazım ve dil bilgisi hatalarını, düzensiz cümleleri, gereksiz ve eksik kısımları görmek gerçekten çok zor. Bunun için sakin bir kafayla, sanki bir başkasının eserini okuyormuşçasına çalışmalısınız. Hatta imkanınız varsa, bilgisine güvenebileceğiniz ve sizin kafa yapınızı tanıyan bir arkadaşınızdan bu konuda yardım isteyin. Ben öyle yapıyorum. Neredeyse tüm hikayelerimi, değerli dostum Arzu Gündoğdu düzenliyor. Arzu bana göre daha dikkatli ve düzenli birisi. Ayrıca gereken yerleri, dürüstçe ve açık sözle eleştirerek gelişimime katkı sağlıyor. Cinsiyetçilik yapmak istemem ama kadın bir editörle çalışmak her zaman daha verimli. Çünkü erkeklere göre daha açık sözlü, sert ve detaycı olabiliyorlar. Böylece sizin eksiklerinizi daha fazla görüp eleştirebiliyorlar.
Birilerinden yardım almanızın faydası çok olsa da buna zorunlu değilsiniz. Doğru çalışma ve zamanlama ile kendinizi değerlendirip eksiklerinizi görebilirsiniz.
Ufak detayların, büyük farklar yaratabileceğini biliyorsunuzdur. Bu sebeple her yazınızı en az bir kere kontrol edin ve değerlendirin. Bir yazarın kalitesini belirleyen diğer bir unsur da detaylara verdiği önem ve hatalarını en aza indirmesidir. Değerlendirme aşaması çok sıkıcı olsa da faydası sıkıcılığını bertaraf edecektir.
Son Söz
Yazarlık Üzerine yazısında altı önemli maddeyi açıklayarak sona geldim. Bu yazının, benim gibi, yazar adaylarına faydalı olacağına inanıyorum. Çünkü sağdan soldan toplanılarak yazılmış içerik yazılarının aksine, kendi yazarlık hayatımda da uyguladığım yöntemleri, tüm saflığı ile yazdım. Amacım, para kazanmak veya sadece Google’da üst sıralara yerleşebilecek bir gelip geçici yazı yazmak değildi. Hem sizlere yardımcı olmak hem de kendi hikayelerimin sahne arkasını göstererek sizlerle bağ kurmak istedim. Umarım başarılı olmuşumdur.
Beni okuduğunuz için teşekkür ederim. Yazıyla ilgili yorumlarınızı ve eleştirilerinizi, yazının altındaki yorum kısmına yazabilir veya Bana Ulaşın bölümünden doğrudan gönderebilirsiniz. Tüm eleştirileri değerlendirdiğim konusunda sizlere güvence verebilirim. Yazdığınız ve gönderdiğiniz hiçbir sözcük boşa gitmemektedir.
Başka bir yazıda veya hikayede görüşmek üzere.
